Türkiye’de Turizmin Temelleri ve Gelişimi

Türkiye’de turizmin gelişimine baktığımızda bugünkü turizm sektörünün temellerinin 1980’lerin başında atıldığını görürüz. Aslında daha önceleri de, yani 1960’lı yılların sonlarında da turizmin ülke ekonomisi için önemi anlaşılmış ve belli bölgelerde yatırımlar görülmüştür. Fakat bölgedeki komşularımız ve dünyadaki diğer ülkelerle rekabet edebilecek noktaya ve güce erişmemiz ancak 80’lerin başındaki turizm hamlesiyle mümkün olmuştur. Bu hamle, her ne kadar turizm özelinde bir atılım gibi görünse de, aslında Türkiye’de hep sorduğumuz “üretim sektörü mü, servis sektörü mü?” sorusuna bir cevap niteliğindedir. Ülkemizde, 80’lerden günümüze gelirken sanayi ve üretim sektöründe yaşadığımız gelişim tabii ki yadsınamaz. Fakat turizmde dünyadaki ilk beşe girmiş bir ülke olarak, servis sektöründeki başarımız aşikârdır.

Turizm hamlesinin ilk yıllarında yapılan planlamalar özellikle sahil şeridi olan Antalya ili ve civarındaki bölge üzerineydi. Bu bölgede tercih edilen otel yapıları ise daha çok tatil köyü şeklindeydi. Tahsis edilen alanlara bakıldığında, bu otellerin en az 300-400 odadan başlayıp 1000 odaya kadar çıkabildiğini görürüz. Bu da aslında 700 ile 2500 arasında misafirin aynı anda otelde konaklayabileceği anlamına geliyordu. İlerleyen yıllarda da bu otel tercihi değişmedi ve daha büyük oteller ile tatil köylerinin inşasına devam edildi. Diğer yandan bu büyüklükteki otellerin 300 kişiden başlayıp 1000-1500 kişiye kadar istihdam sağladığı da unutulmaması gereken bir noktadır. Bu, gerek Türkiye genelinde, gerek bölgesel olarak büyük bir gelişmedir. Yine bu oteller yaptıkları alım satımlarla farklı sektörlere ve ülke ekonomisine büyük katkılar sağlayıp, inanılmaz katma değer yaratmışlardır.

Her şey dâhil mi? Yoksa alakart mı?

Türkiye’de bütün bunlar yapılırken, bu sektördeki en önemli bölgesel rakiplerimiz olan Mısır, Yunanistan ve İspanya’da da turizm sektörü gelişmekteydi. Ulaşım sektöründeki hızlı gelişmelerin bu ülkelere, ülkemize göre daha büyük bir avantaj sunduğunu söylememiz gerekir. İşte bu noktada ülkemiz, rekabetçi pozisyonunu korumak için bir yol ayrımına gelmiştir. Bu yol ayrımında ise şu iki karardan biri verilecektir; otellerdeki yiyecek içecek servisinin ya “her şey dâhil”, ya da “alakart” olarak hizmete alınması. O yıllarda Türkiye, “her şey dâhil” sisteminde karar kılmıştır. Bu karar, o tarihlerde sektörün aldığı[U1] [U2]  bir karar olarak  içinde bulunulan şartlarda hem rekabet ve pazarlama açısından, hem de maliyet açısından yatırımcıların tercihi olmuştur.

Tabii bu kararda, hedef pazarların da büyük önemi bulunmaktadır. Turizmin ilk yıllarında hedef pazarlar, Almanya başta olmak üzere diğer Avrupa ülkeleriydi. Daha sonra, özellikle 1989’da Sovyetler Birliği’ndeki değişimle hedef pazarımız yön değiştirdi ve Rusya olarak belirlendi. Bu hedefe daha sonraları diğer Türki Cumhuriyetler, İran ve Orta Doğu ülkeleri de katıldı. Hatta turist sayısına bakıldığında Türkiye, İran pazarında Dubai’den sonra ikinci ülke konumuna yükseldi.

Hedef pazarların en önemli ortak noktası ise bu ülkelerden gelen misafirlerin “her şey dâhil” sistemini tercih etmeleriydi. Tabii bu bir tesadüf değil, özel olarak yapılmış bir tercihti. Yani Türkiye’nin hedef pazarlardaki hedef kitlesi “her şey dâhil” sisteminin hitap edeceği bir sosyo-ekonomik grup olan orta sınıf gelir grubuydu. Bölgemizin o yıllardaki koşullarına baktığımızda etrafımızda çok da alternatifimizin olmadığını görürüz. Dolayısıyla “her şey dâhil” sisteminin başlangıçta en akıllıca yaklaşım olduğu açık şekilde karşımıza çıkmaktadır.

Bölgesel ekonomiye katkı sağladı

“Her şey dahil” sistemindeki en büyük sorun ise ülkemize gelen turistlerin sadece tatil köyü ya da otelin içinde yiyip içmesi, bu nedenle tesisin bulunduğu bölgeye herhangi bir ekonomik katkısının bulunmamasıydı. Bu asimetrik gelir dağılımı, bölge halkının ilk yıllarda turizmin avantajlarından çok da haberdar olmaması nedeniyle bir sorun teşkil etmedi. Fakat sonraları bu dengesizlik, turizm bölgelerinde hissedilmeye başlanmış ve yerel halkın “madem yiyecek-içecek satamıyoruz, biz de hediyelik eşya satalım” düşüncesiyle tatil köylerinin etrafında birçok ufak işletme açmasına zemin hazırlamıştır. Böylelikle söz konusu sistem bölgesel ekonomiye de küçük bir katkı sağlamıştır. Dolayısıyla artı ve eksilerini beraber ele aldığımızda Türkiye’nin “her şey dâhil” sisteminin getirilerinden 1980‘lerin başından itibaren, yani yaklaşık 40 yıldır faydalanmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Her sektörde veya her işte olduğu gibi dünya üzerinde turizmde ve turizm hareketlerinde de bu 40 yıllık sürede büyük değişimler yaşanmıştır. Bu değişimlerin en radikali ise “turizmde çeşitlenme” ya da “turizmde ürün çeşitliliği” olarak adlandırdığımız değişimdir. Bu kapsamda gerek turist tipleri, gerekse de seyahat çeşitleri artmış, insanların seyahat tercihleri tümüyle değişmiştir. Seyahat acenteleri ve tur operatörleri tarafından da bir kâr fırsatı olarak ele alınan bu değişimle ortaya koyduğunuz çeşitlilik ölçüsünde farklı fiyatlamalara ulaşabilmek mümkündür. Buna bir de teknoloji ve internetin getirdiği imkânları eklediğimizde bu farklı turizm ürünlerinin bir anda tüm dünyaya yayıldığını ve bizim “her şey dâhil” sistemimizi biraz da olsa zora soktuğunu söyleyebiliriz. Fakat bu noktada en büyük şansımız, Rusya’nın en yakınında bulunan sıcak denizlere sahip olmamız ve Rusların vizesiz seyahat edebilecekleri ender ülkelerden biri olmamızdır. Dolayısıyla bu, handikabımızı bir avantaj olarak elimizde tutmamıza imkân vermiştir.

Son olarak uzun dönemde bizi bekleyen bir dezavantaj ise “Meeting, Incentives, Conferences, Exhibitions” kelimelerinin baş harfleriyle anılan ve MICE denilen kongre konferans turizmidir. Dünyaya baktığımızda bu çeşitlilik sadece kongre ve konferans turizmiyle kalmayıp, eğlence, yiyecek içecek, doğa ve benzeri birçok bölüme genişlemiştir. Hâlbuki Türkiye’nin en büyük gücü olan Antalya bölgesindeki otellerimize baktığımızda ise yaklaşık yüzde 99’unun sadece tatil turizmine hitaben yapıldığını görmekteyiz.

Burada Türkiye olarak yapmamız gereken şey; tesislerimiz hâlâ yeni iken, hâlâ elimizde diğer rakiplerimizde olmayan inanılmaz bir turizm tecrübesi varken, ürünlerimizi çeşitlendirmek olacaktır. Bu hamle, turizmimizin geleceği açısından hayati öneme sahiptir. Tabii devletimizin yapacağı planlama da sektöre yol gösterecektir.

“Her şey dâhil” sistemi ne tamamıyla bir avantaj ne de dezavantajdır. Önemli olan pazardaki gelişmeleri iyi takip edip, bu değişimlere göre pozisyon almaktır. Gerek otellerimiz, gerek tur operatörlerimiz, gerekse de turizme gönül vermiş tüm yatırımcı ve çalışanlarımız için buna ihtiyacımız vardır. Türkiye bunu yapacak birikime ve güce sahiptir.