İnovatif Bir Toplum Olmak

(KÜRESEL YENİLİKÇİLİK ENDEKSİNİN SÖYLEDİKLERİ)*

Bir ülkenin, kentin ya da toplumun inovasyon potansiyeli, çok sayıda faktörün karmaşık bir ilişkiler ağı ile birbirini etkilediği bir ekosistemin ürünüdür. Bütün faktörlerin, sadece içinde bulundukları ekosistemin inovasyon potansiyelini etkilemekle kalmayıp birbirlerini de etkiledikleri çok bilinmeyenli bir ilişkiler ağıdır.

Ortak görüş aynı. Artık her toplum inovatif olmanın peşinde. Bu anlaşılır bir istek. Ancak arka planda yatan faktörler ile inovasyon potansiyelinin ilişkisine baktığımızda ortaya çıkan sonuç çok bilinmeyenli bir denklemle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Bu yazıda 2008’den bu yana yayınlanan Küresel İnovasyon Endeksi (Global Innovation Index- kısaca GII) ve bu endeksin ülkelerin son 13 yıldaki inovasyon yolculuğu hakkında bize anlattıkları üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

GII, her yıl eylül ayı civarı yayınlanıyor. Üç kurumun ortak ürünü. Cornell Üniversitesi SC Johnson College of Business, INSEAD ve WIPO (World Intellectual Property Organization). Bu üç kurum sahadan topladıkları anket verilerini değerlendirerek, ülkelerin inovasyon puanlarını hesaplıyorlar. 2020 yılında 131 ülke değerlendirilmiş. Türkiye bu yıl 53. sırada ve orta üstü inovasyon puanına sahip ülkeler arasında yer alıyor.

Çok kısa olarak raporun ülkeleri nasıl puanladığına değinelim. Ülkeler 5 ana kategoride değerlendiriliyor. “Kurumsal Gelişmişlik”, “İş Dünyasının Gelişmişliği”, “Piyasaların Gelişmişliği”, “İnsan Sermayesi” ve “Altyapı”. Bir ülkenin bu kategorilerdeki durumu 53 farklı ölçekte değerlendirilerek belirleniyor. Örneğin, "Kurumsal Gelişmişlik " politik çevre, yasal çevre ve iş çevresi hakkında sorulan 7 soruyla ölçülmeye çalışılıyor. Elbette eksikleri yok değil. Ancak her saha çalışmasında olduğu gibi biz sürecin evrimine bakacağız.

Fikir vermesi için bu kadar teknik bilgi şimdilik yeterli olsun. Daha fazla merak edenler, raporları daha detaylı okumak isteyenler https://www.globalinnovationindex.org/Home adresini ziyaret edebilir.

Rapor sonuçları çarpıcı

Gelelim sadece 2020 yılındaki raporu değil, son 8 yıldaki raporları incelediğimizde karşımıza çıkan manzaraya. Düşük inovasyon puanına sahip ülkeler ile orta ve yüksek inovasyon puanına sahip ülkelerin inovasyon hikâyeleri birbirinden çarpıcı farklılıklar gösteriyor. Akla gelen ilk soru: “İnovasyon yeteneğimizi artırmak istiyorsak ilk olarak neye ağırlık verelim?”. Bu kadar karmaşık bir ilişkiler ağında tüm devletler için bunun yanıtı farklı. Yani sihirli kelime yok. Ama en önemli iki faktöre baktığımızda, birisinin değişmez şekilde "Kurumsal Gelişmişlik" olduğu görülüyor. Yani bir ülkenin inovatifliği; şirket kurmayı kolaylaştırdığı, kanuni altyapıyı güçlendirdiği ve politik değişkenliği azalttığı ölçüde artıyor. Bu zaten son yirmi, otuz yıldır akademide de dile getirilen bir bulgu.

İlginç olan kısım bundan sonrası. Bir ülke düşük inovasyona sahipse ilk yapması gereken insanına yatırım yapmak. Yani üniversite öncesi eğitime, yükseköğretime ve Ar-Ge çalışmalarına kaynak aktarması gerekiyor. Diğer gruplar için, yani orta ve üzeri inovasyon seviyesine sahip gruplar için öncelik insan değil. Bunu başararak orta derecede inovatif ülkeler seviyesine çıkabilmiş bir ülkenin artık önceliği iş dünyasını geliştirmek oluyor. Buna güzel bir örnek, 2020 yılında orta derecede inovasyona sahip ülkeler kategorisine yükselmiş bulunan Sri Lanka. Bir başka deyişle insanını belli derecede eğitmiş olan toplumların bu insan sermayesinin inovatif girişimlerde bulunması için gerekli iş ortamını oluşturması önem kazanıyor. Bu da bilgi yoğun işlere yatırım yapmak, inovatif çalışmaların yapılacağı kurumları desteklemek, doğrudan yabancı sermayeyi çekebilmek ve entelektüel sermayeye yatırım yapmak anlamına geliyor. Yetişmiş insana "Sen yapabilirsin" duygusunu yerleştirmek ve yapabildiğini görecek iş ortamını hazırlamak öncelik kazanıyor. Bunu başararak yüksek inovasyona sahip ülke hâline gelen bir toplum için ise sıra piyasalarını geliştirmeye geliyor. Artık insanı yetişmiş, iş dünyası inovatif girişimlerde bulunmaya başlamış olan ülkelerin şirketlerinin ve kurumlarının bir arada faaliyet gösterebileceği piyasaları oluşturmaya yönelmesinin zamanı geliyor.

Yüksek inovasyona sahip ülkeler kategorisine 2020’de yükselmiş olan Slovenya bu ülkelere bir örnek. Piyasaları geliştirmenin yolu finansal kaynaklara ulaşmayı kolaylaştırmak, girişim sermayesi kanallarını oluşturmak, ticaretin ve rekabetin artacağı bir ortam oluşturmaktan geçiyor. Zaten 2020 raporunun önsözünde raporu hazırlayanlar bu noktaya dikkat çekiyorlar. COVID-19 döneminde bazı ülkelerin kendi içine döndüğü, dünya ticaretinin büyük oyuncularının düşük seviyede de olsa çekişmelere girdiği bir ortamda, inovatif kapasitesi artanların daha dışa açık politikaları tercih edenler olduğunun altını çiziyorlar.

Ekosistem 10 yılda değişti

Türkiye 2018'den bu yana orta yüksek inovatif kapasiteye sahip ülkeler arasında. Son üç yılda beş alanda da marjinal bir iyileşme gözleniyor. Ancak COVID-19 altında geçen 2020 tam anlamıyla farklı bir resim çiziyor. Sadece Türkiye için değil, tüm ülkeler için.

Dünyadaki inovasyon ekosisteminin on yıldaki değişimine baktığımızda birkaç önemli nokta göze çarpıyor. Birincisi yıllardır en az etkinliğe sahip olan altyapının öneminin artması. Bunun altında yatan en önemli neden ise 2019’dan bu yana “ekolojik sürdürülebilirliğin” özellikle orta ve düşük inovasyona sahip ülkeler için önem kazanmaya başlamış olması. Önceki dönemlere baktığımızda ekolojik sürdürülebilirliğin inovasyon kapasitesi üzerinde böyle bir etki taşımadığı görülüyor. Yani son üç yıldır, doğal ekosistemi ile birlikte gelişmeyi başaran ülkelerin daha yüksek inovasyon kapasitesi sergilediği görülüyor. Benzer bir şekilde 2019 yılına kadar orta öğretime yapılan yatırımların inovasyon kapasitesi üzerindeki etkisi daha fazlayken, 2019'la beraber bu etki yerini yükseköğrenime yapılan yatırımlara bırakıyor. İş piyasasının küreselleşmesinin sonucu, Ar-Ge çalışmalarında, üniversite-sanayi iş birliğinde katalizör olacak bir genç kuşak, ülkenin inovasyon potansiyelini de arttırıyor.

Geçtiğimiz 10 yılda tüm ülkeler için iki faktörün değişmez etkisi göze çarpıyor. Kurumların etkinliği ve ticari rekabetin varlığı. Bu iki faktör değişmez şekilde inovasyon kapasitesi üzerinde etkilerini koruyorlar. İkinci değişmeyen sonuç ise faktörlerin giderek eşit öneme sahip olması. Yani artık on yıl önce olduğu gibi enerjinizi ve kaynaklarınızı tek bir faktöre yönlendirerek inovatif kapasitenizi artırdığınız günler geride kalmış görünüyor. Kaynakların; kurumlar, piyasa, insan, şirketler ve altyapı arasında dengeli bir şekilde dağıtılması gereken bir döneme girmiş gibiyiz. Özellikle düşük inovasyona sahipseniz “Nereye yatırım yaparsanız yapın, fakat yeter ki yapın” sonucu çıkıyor.

Türkiye'nin de arasında bulunduğu ülkeleri yakın gelecekte; ticari rekabet ortamının canlı tutulduğu, ekolojik sürekliliğin gözetildiği, teknoloji ağırlıklı alanlara yatırım yapılan ve üniversite sanayi iş birliğinin desteklenmesi gereken bir dönem bekliyor. Çevreye saygılı, bilgi yoğun ve dünyaya açık bir toplum, inovasyon kapasitesinin artırılmasının en etkin yolu gibi duruyor.

Prof. Dr. Yaman Ömer Erzurumlu

* Bu yazı Prof. Dr. Sinan Erzurumlu, Dr. Yongki Yoon ve Prof. Dr. Yaman Ömer Erzurumlu’nun "Ulusal İnovasyon Sistemi ve Kurumsal Yapıların Ulusal İnovasyon Kapasitesine Etkisi" başlıklı çalışmasından derlenmiştir.