Risk Yönetimi ve Önemi 3

Uluslararası alanda risk yönetiminin önemini artıran Barings Bank, Daiwa Bank, Enron ve 2008 Küresel Krizi gibi dünyayı derinden sarsan gelişmeler, Türk bankacılık sektörünü de etkiledi. Bu dönemde risk yönetiminde hatalar yapıldı mı? Sonrasında neler yaşandı, gelin bu yazımızda birlikte bakalım.

Bankacılık sektöründe meydana gelen krizler incelendiğinde yaşanan krizlerde Kredi, Faiz ve Kur Riski’nin birinci derecede rol oynadığı görüldü. 

Dünyada 1980 yılı ile birlikte ciddi bir liberalleşme rüzgarı esmeye başlamış ve tüm piyasalar bu rüzgarın etkisinde kaldı. Ülkemiz de 24 Ocak kararları ile bu kervana katılarak başta faizlerin serbest bırakılması olmak üzere birçok alanda liberal politikalar uygulamaya başladı.

Bankacılık sektörü tarafından serbest faiz oranları üzerinden toplanan çoğunlukla mevduata dayanan fonlar, riskin temel kurallarına uyulmadan kredilere dönüştürüldü. Kısa bir zaman içinde hem faizler hem de problemli kredilerin artışına bağlı olarak kredi riski hızla artmaya başladı.

Ölçüsüz biçimde alınan kredi risklerinin yönetilememesi ve aynı dönem yaşanan bankerler krizinin de etkisi ile Türk bankacılık sektöründe 1983’de kriz yaşandı. Bu kriz sonrasında 5 banka tasfiye edildi ve birçok bankanın mali yapısı büyük oranda bozuldu.                                                                                                          

Peki, ekonomilerde ciddi tahribatlar yaratan ve birçok bankanın iflas etmesine yol açan ‘Kredi Riski’ nedir? Kredi Riski’ni en basit anlamda, kredi biçiminde verilen fonların vadelerinde geri alınamama olasılığı olarak tanımlayabiliriz. Aktifin seyyaliyetini kaybetmesine, gelir gider dengesinin bozulmasına ve sonuçta da özkaynakların ciddi bir biçimde yitirilmesine neden olan kredi riski, Türk bankacılık sektöründe meydana gelen tüm krizlerde çoğunlukla başroldeydi.

1983 yılında meydana gelen kriz sonrasında disponibilite gibi birtakım yükümlülüklerin de etkisi ile Türk bankacılık sektörünün aktifinde Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS)’nin ağırlığı artmaya başladı. Böylece bankacılık sektörü olası bir faiz riski ile karşı karşıya kaldı. Bu dönem, bankacılık sektörünün gerçek fonksiyonlarından uzaklaşarak devleti finanse etmeye başladığı yıllardı. 

Ancak bankacılık sektöründe yaşanan ikinci kriz, faiz riskinin değil, kur riskinin iyi yönetilememesine bağlıydı. 1989’da Türk Parası Kıymetini Koruma hakkındaki 32 sayılı Karar’da yapılan bir değişiklik, bu krize zemin hazırladı. Yapılan düzenleme ile yurtdışından yapılan borçlanmanın önündeki engeller önemli ölçüde kaldırıldı. Bunu fırsat bilen bankalar mevduata göre çok daha düşük maliyetli olan bu alana yönelerek sağladıkları dövizli borçları Türk Lirasına dönüştürdü. Yani açık pozisyon yaparak bu fonları, krediler ve DİBS’lere dönüştürdü. Uzun bir süre kurlarda ciddi bir artış olmadığı için de bankacılık sektörü, uygulanan bu politikalar sonucunda önemli karlar elde etti.

1990’lı yılların başında ise yaşanan Körfez Krizi bu hesapları bozdu ve krizin savaşa dönüşmesi sonrasında kurlarda ciddi artışlar oldu. Yaşanan bu kur artışları sonrasında 1994 yılında büyük ölçüde açık pozisyonu olan bazı bankalar battı ve bankacılık sektörü tahribata uğradı. Yani Türk bankacılık sektörü bu sefer de kredi riskinin yanında kur riskini iyi yönetememiş oldu.

Peki; ekonomilerde ciddi tahribatlar yaratan ve 1994 krizinde olduğu gibi 2001 Şubat ekonomi ve bankacılık krizinde de birçok bankanın iflas etmesine yol açan ‘Kur Riski’ nedir?

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından kur riski; “Bankaların, tüm döviz varlık ve yükümlülükleri nedeniyle döviz kurlarında meydana gelebilecek değişiklikler sonucu maruz kalabilecekleri zarar olasılığı” olarak tanımlanıyor. En basit deyimi ile döviz borç ve taahhütlerin döviz varlık ve alacaklarından daha fazla olmasının yaratacağı olası risktir. 1994 krizinde bazı bankalar kur artışlarına bu yapıda yakalanarak ciddi miktarlarda kambiyo zararına uğrayarak sistem dışına çıkmak zorunda kaldı.    

Yaşanan bu iki kriz sonrasında, bankacılık sektörü gerekli dersleri almadı ve ölçüsüz bir biçimde risk almaya devam ederek alınan bu riskleri de yine iyi yönetemedi. Asya ve Rusya krizlerinin etkisi ile mali bünyesi daha da bozulan Türk bankacılık sektörü bu kez 2000’de faizlerin astronomik düzeylere yükselmesi ile sarsıldı. Faiz riskinin iyi yönetilememesi sonucu oluşan devasa zararlar ile başta sektörün en önemli oyuncularından biri olan Demirbank olmak üzere birçok banka TMSF’ye devredildi.

Peki; ekonomilerde ciddi tahribatlar yaratan ve birçok bankanın iflas etmesine yol açan ‘Faiz Riski’ nedir?

Kısaca; faiz oranlarındaki hareketler nedeniyle banka sermayesi veya gelirlerinde ortaya çıkabilecek kayıp olasılığı olarak tanımlanabilir. Özellikle 1984 yılından itibaren bankacılık sektörü disponibilite gibi getirilen yükümlülüklerin de etkisi ile DİBS’lere yatırım yapmaya başladı ve aktifte önemli bir ağırlığa ulaşan bu kıymetlere ilişkin oluşan faiz riski iyi yönetilemedi. 2000 yılında ekonomide yaşanan devasa problemlerin de etkisi ile faizler yükselmeye başladı ve gecelik faiz oranı astronomik biçimde artarak % 7.300’lere kadar çıktı. 

Temel risklerin yönetilmesinde oldukça başarısız olan Türk bankacılık sektörü 2001’de kurlarda yaşanan artışlar sonucu tekrar kur riski ile karşı karşıya kaldı. İzin verilenin çok üzerinde açık pozisyon taşıyan birçok banka ciddi meblağlarda kambiyo zararları yazarak taahhütlerini karşılayamayacakları aşamaya geldi. Sonrasında ise TMSF’ye devredildi. 

2002 yılında sektörün en büyük oyuncularından biri olan Pamukbank, 2003 yılında ise İmarbank TMSF’ye devredildi. İmarbank’ın TMSF’ye devredildiği tarihte kamu kurumlarına bildirilen mevduatı eski para ile 750 trilyon TL iken, fona devir sonrası yapılan incelemelerde gerçek mevduatının 10 katı fazla yani 8 katrilyon TL olduğu ortaya çıktı. Böylece temel riskler olarak görülen kredi, kur ve faiz riski başta olmak üzere risk yönetiminde başarısız olan 30’a yakın banka taahhütlerini karşılayamaz duruma gelerek TMSF’ye devredildi. Türk ekonomisi ve bankacılık sektörü böylece Cumhuriyet tarihinin en önemli tahribatını yaşadı.